Rünlü Asanın Tarihçesi (Hawkmoon Destanı)

Bu yazıyı niye yazdım?

Henüz bu siteyi açmadığım, özellikle isim konusunda kararsız kalmamdan dolayı sürekli ertelediğim zamanlarda, bloğu açtığımda yazacağım yazılar diye bir liste tutuyordum. Bu listenin başında o sıralar heyecanla okuduğum ve insanlarla paylaşma konusunda pek hevesli olduğum Hawkmoon serisi geliyordu. Aradan epey zaman geçti, seriyi okumayı ve üzerinde düşünmeyi çoktan bitirdim. Ancak kendime verdiğim bir söz, şu zamanımın bol olduğu günlerde vicdanıma baskı yaparak gün yüzüne çıktı: Bu seri hakkında bir şeyler yazmalıydım. Bu arada çok keyif kaçırıcı olmamasına dikkat edeceğim ancak ilk kitabın ilk elli sayfası hakkında spoiler içerecek muhtemelen, benden söylemesi.

Nedir bu Hawkmoon?

Hawkmoon Destanı, altmışların ortalarında, özellikle Tolkien vari şeylerin moda olduğu yıllarda yazar Michael Moorcock’un kendi deyimiyle hızla yazılmış bir epik fantastik seridir. Birbirine yakın hacimlerde yazılmış dört kitaptan, ortalama yedi yüz sayfadan oluşur.

Yazarımız fantastik serilerde alışkın olduğumuz gibi yeni bir dünya yaratmak yerine var olanı farklılaştırmayı tercih etmiş. Yani bilinen dünya kıtaları ve ülkeler değiştirilerek muhafaza edilmiş ve bu değişim kurguya oturtulmuş. Seri genel atmosferi itibari ile Orta Çağ döneminde geçer gibi görünse de kitaplarda sürekli atıfta bulunan Trajik Binyıl denen felaketin gerçekleştiği bir gelecek yaşanmaktadır. Felaketin ardından büyük savaşlar çıkmış ülkeler parçalanmış, insanlar korkunç bir kaosa sürüklenmiştir. Tüm dünyada Kara İmparatorluk olarak bilinen Granbretan İmparatorluğu önce Avrupa’yı sonrasında bütün dünyayı hakimiyetleri atına almalarının kaderleri olduğuna inanmaktadır. Ordularının birliklerine verdikleri hayvan isimleri ve askerlerinin kafasından hiç çıkartmadığı korkunç hayvan maskeli miğferleriyle, geçtikleri her yerde geriye kan gözyaşı ve yıkım bırakmaktadırlar.

Orada bir Kamarg var uzakta…

Devir böyle bir devir  iken, Avrupa da henüz yıkımın gelmediği, huzurun bozulmadığı az sayıda ülke kalmıştır, Kamarg’da onlardan biridir. Kamarg, bir zamanlar Fransa adıyla bilinen yerde bereketli topraklara sahip, bataklıklarında ki sazlıkların Beyaz Boğa sürülerinin geçişiyle sallandığı, düzlüklerinde tek boynuzlu atların koştuğu, gökyüzünde, ulaşım için de kullanılan Dev Kızıl Flamingo sürülerinin dolaştığı huzur dolu özgür bir ülkedir. Halkı tarafında çok sevilen ve onların gözünde bir anlamda baba figürünü üstlenen Kamarg’ın koruyucu lordu Kont Brass, dev gibi cüssesi, gür kızıl sakalı ve gün ışığında ışıl ışıl parlayan pirinç zırhıyla bir efsane haline gelmiş, uzak ülkelerin halkları tarafından ölümsüz, yenilmez bir titan olduğu dahi söylenir olmuştur. Kont onlarca büyük savaşa katılmış ve bu muharebelerden, dünya üzerinde çok az insanın vakıf olduğu yıkım ve savunma teknolojileri öğrenmiştir. Lakin batıda işgallerini durmaksızın genişletmekte olan Granbretan tehdidine karşı görünürde bir önlem almamakta, savaşın kendi topraklarına sıçramayacağını düşünmektedir . Bu tutumu aynı zamanda en iyi dostu olan, filozof şair Bowgentle tarafından da defalarca eleştirilse de Kont bunlara kulak tıkıyor, böyle şeyler olmasının tarihin akışının bir parçası olduğunu düşünüyordur. Günlerden bir gün kalesinin avlusuna siyah bir at arabası yanaşır içindeki kişi, Kara İmparatorluğun fetih komutanı Baron Meliadus’tur. Sözde dostça bir ziyarete gelmiştir ancak söz konusu az bilinen savunma sistemleri ve politik entrika konularında uzman olan Kont olunca bu ziyaret, İmparatorluğun Kont Brass’ın sahip olduğu kudretten çekinmekte olduğunun bir göstergesidir. Ziyarete savaşın bu topraklara uzanması halinde Lord’un tutumunun ne olacağını soruşturmak, az çok fikir sahibi olmak için gelinmiştir. Lakin olaylar kısa sürede inanılmaz şekilde karışır. Taraflar arasında küçük çaplı bir mücadele bile yaşanır. Aynı zamanda Kurt Bölüğünün komutanı olan Baron Meliadus, Kont Brass’a özel bir kin besleyerek ülkesine geri döner ve İmparator Kral Huon’un izniyle planını uygulamaya başlar. Biz de nihayet seriye adını veren Dorian Hawkmoon ile tanışırız.

Hawkmoon, Köln kralının oğlu iken, Granbretan ordularının ülkesini işgal etmesi, babasının gözleri önünde öldürülmesinin ardından esir alınıp Londraya getirilmiştir. Şeytani plan işlenmeye başlar. Özel büyüler ile hazırlanmış kara mücevher Dorian Hawkmoon’un alnına yerleştirilir. Bu sayede onun gördüğü her şeyi izleyebileceklerdir. Böylece kitabımızın adı da açığa kavuşmuş olur: Kafatasında ki Mücevher. Devam kitapları da aynı bu mantıkla ilerliyor, serinin o kitabına adını veren cisim hikayemizi belirliyor. Yolculuklara çıkılıyor, savaşlar yapılıyor, bedeller ödeniyor. Ama bir yandan da asıl amaç unutulmadan sona yaklaşılıyor.

Kader kader deyince hep..

Kitaplarda Rünlü Asa dediğimiz şeyle doğrudan ilgili, biraz farklı bir kader anlayışı var, bu konuda fazla şey söylemesem daha iyi ama ucundan kıyısından bazı felsefi konulara değiniliyor.

Hikayeden yeterince bahsettiğimi düşünüyorum, hatta biraz fazla bile oldu. Kitapları sevdim ama bu demek değil ki beğenmediğim yönleri yoktu. Vardı. Mesela bazı olayların çok hızlı gelişmesi beni rahatsız etti. Malum serinin ilk kitabı olan Taht oyunları dahi –yazar masadan kalkıp kitap rafına kadar yürür, ilgili kitabın son sayfasını açıp kontrol eder- sekiz yüz otuz sayfayken bizim tüm serimizin yedi yüz sayfa kadar olduğunu söylemiştim. Hani epey de şey yaşanıyor. Bu durum ister istemez bazı olayların çok hızlı gerçekleşmesine, oldu bittiye gelmesine neden oluyor. Şahsen keşke bu bölüm daha uzun anlatılsaydı dediğim bir çok yer oldu. Seri boyunca bahsedilen bazı kavramların altının doldurulmaması da yine sevmediğim olaylardan. Yahu ara ara laf içine sıkıştırıyorsun, belli ki planlamışsın bir şeyler söyle de çatlatmasana bizi. Örneğin ben Trajik Binyıl hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorum. Başka kitaba sakladın desek, bildiğim kadarıyla seri bu dört kitapdan ibaret. Ha bir de Kont Brass üzerine bir roman daha varmış ama onun konusunun seriyle çok ilgisi yokmuş diye duydum. Zaten Türkçeye de çevrilmemiş, İngilizce bilmemek, pişmanlıktır. Yanılmıyorsam ikinci kitaptan sonra, yolculuk esnasında ardarda bilim kurgusal bir takım olaylar yaşanmaya başladı. Beni bir heyecan bastı ama devamı gelmedi pek. Ama bunu olumsuzluk olarak sayamayız kitapların bilim kurgu iddiası yok zaten. Şimdi aklıma geldi, kahramanlarımızın yolculuklarının bir bölümünde yolları bizim topraklarımıza da düşüyor. Yukarıda ki haritada da görebileceğiniz gibi “Turkia” diye geçiyor o dünya da ülkemizin ismi. Birkaç şehre uğrayıp küçük maceralar yaşıyorlar.

Yazı fazlasıyla uzadı. Yazarken kitaplara çok fazla bakamadım muhakkak hatalarım, yanlış hatırladığım noktalar vardır. Serinin hayranı arkadaşlar umarım bana çok kızmazlar. Bu sıcak yaz günlerinde okuyacak, kafasını meşgul edecek bir şeyler arayanlara okumalarını salık veriyorum seriyi. Gerçi şimdilerde satış sitelerinde bulmak mümkün mü bilmiyorum. Bana bir yerde denk gelmişti de almıştım geçen yaz. Altıkırkbeş yayınlarının ilk baskısı bendeki. Çoğu sitede tükenmiş görünüyor. Mükemmel işler yapmakta çok iyi olan İthaki yayınları Michael Moorcock’un Elric serisinin kitaplarını basmıştı, kim bilir belki bu seriyi de basarlar.

Bundan sonra ki yazım, bu sıralar okuduğum ve eğer kendimi saçma sapan şeylere kaptırmayıp bitirirsem, İthaki Bilimkurgu Klasiklerinin ilk kitabı olan Dune hakkında olacak. – Uzun zamandır istediğim bu kitabı bana hediye eden İbrahim kardeşime selam olsun-  Zaten hali hazırda Kuzey Afrika Sıcaklarının geldiği bu kavurucu günlerde Arrakis çöllerinde geçen bir maceraya odaklanmak çok zor olmasa gerek öyle değil mi?